Akademide ölçümlerin, kuralların ve ilkelerin yeni biçimleri rahatsız edici bir belirsizlik yaratıyor

Peter Dahler-Larsen

Akademinin bugünkü kriterlerinde çelişkiler, paradokslar ve belirsizlikler hiç olmadığı kadar gün yüzüne çıkmış durumda. Bunun nasıl olduğunu anlamak için biraz kafa yormamız gerekiyor. Bibliometrinin öngörülmeyen sonuçlar doğurduğu sıklıkla gözlemleniyor. (Örneğin, kısa vadeli yayın hedefleri, ‘güvenli’ konular, çalışma alanlarının en küçük yayınlanabilir parçalara ‘bölünmesi’, ‘akademik kapitalizm’le uyumlu bir biçimde ‘üretkenlik ruhu’ vesaire). Ancak, bir şeyleri öngörülemeyen diye adlandırırsak onun sosyo-politik mahiyetini gözardı etmiş oluruz.

Bunun yerine, performans göstergelerinin ‘kurucu etkileri‘nden bahsetmek istiyorum. Bu kavram, eylemlerimizin bazı göstergeler tarafından biçim kazandığını ve yeniden kurulduğunu ifade ediyor. Ancak bu göstergeler ölçtüğünü iddia ederken aslında eylemlerimizi tanımlıyor. Göstergelerin kurucu etkilerinden biri skorları karşılaştırılan her ferdin arasında rekabete dayalı bir ilişki tesis etmesi.

Bu kurucu etkiler, şeylerin nasıl ele alınacağını belirleyen kurallar tarafından üretiliyorlar. Burada, ‘sistematik’ bir karşılaştırma yapabilmek için şeylerin kategorizasyonu üzerinde bir tür bürokratik kontrole de gereksinim var. Ayrıca, eğer insanlar belli skorları elde edebilmek için türlü oyunlar oynuyorlarsa, bu yeni kuralların onların bunu yapmaktan men etmesi de gerekiyor. Zaman zaman, birbirinin muadili olan birden fazla kural bulunuyor. Bir arada işlediklerinde belirsizlikler ortaya çıkıyor. Belki de bu belirsizlikler kurucu etkilerin önemli bir unsurudur.

rulers.jpg
Fotoğraf: Stew Dean – Kaynak: LSE Impact Blog

Örneklerle devam edelim: Günün birinde, çalıştığım üniversitenin yönetimi Danimarka bibliometrik veritabanına yayınlarımı nasıl kaydettiğimi gözden geçirmemi istemişti. Çünkü bibliometri üniversitelere dağıtılan ödenekleri etkileyen bir husus. Yüksek Öğretim ve Bilim Bakanlığı çok sayıda yayının (özellikle de Danca yayınlanan kitap bölümlerinin) ders kitabı gibi bilgilendirme amaçlı içerikler olmalarına karşın “araştırma” olarak kaydedildiğini söylüyordu. Hatta, bu yönerge kategorizasyon sistemine ilişkin karışıklıkları ‘açık’ hale getirmeyi de hedeflemişti. Örneğin, ‘araştırma’ mutlaka hakem denetiminden geçmiş, orijinal bir çalışma olmalıydı (oysa ders kitapları bu vasıflara sahip değildi). Kendi yayınlarımın hakem denetiminden geçtiğinde ama araştırma sonuçlarımın sadece ampirik verilere dayanmadığında ısrarcı oldum. Yeni bir düşünme biçimi de bir araştırmanın ‘sonucu’ olabilirdi pekala. Hatta bu kategorizasyonun kendisinin de sorunlu olduğunu belirttim. Bir şeyin bilgilendirici bir metin olduğunu söylemek, onun bir araştırmaya dayanmadığı anlamına gelmiyor, ne de olsa.

Yine de bir yayınımın kategorisini değiştirdim. Birkaç gün sonra, bir kitap bölümü yayınladığım antolojinin editörüyle iletişime geçtim. Aynı antolojideki kendi bölümleri ‘araştırma’ olarak kaydedilmişti. Bu bilgiyi kendi üniversitemin yönetimine de ilettim. Onlar da kategorizasyonun en nihayetinde bana kalmış olduğunu belirttiler. Öyleyse, önceki kategorizasyonu neden yanlış olarak addetmişlerdi?

Bir diğer örnek  Danimarka Araştırma Doğruluğu Yasası‘yla ilgili. Araştırmanın birbirine benzer sonuçlarını birden fazla kez yayınlamamalıydık. Bu ancak ‘bazı özel durumlar’da yapılabilirdi ve metnin daha önce nerede yayınlandığını açıklayan bir notla birlikte sunulmalıydı. Bu kural ‘self-plagiarism’ ile ilgili bir tartışmanın sonunda getirilmişti. (Araştırma bakanın doktora tezi bu tartışmanın üst düzey bir örneğiydi). Bu kural aynı metnin farklı versiyonlarından birden fazla kez bibliometrik puan kazanmanın da önüne geçmeyi hedefliyordu.

Çifte yayının engellenmek istenmesi, tüm mantıksal çıkarımlarına karşın, bazı sonuçlar doğurdu. Benim alanımda, hem ulusal hem de uluslararası okura hitap edebilmek için benzer metinleri Danca ve İngilizce yayınlamak oldukça yaygın olagelmiştir. Ama, bu kuralla birlikte, eğer bir metin öncesinde Danca yayınlanmışsa, İngilizce versiyonunda bunun belirtilmesi gerekliydi. Ama bazı editörler orijinal olmayan bir metnin yayınlanmakta olduğunu ulu orta duyurmaktan hoşlanmayacaktı. Böylece, araştırmacılar uluslararası bibliometrik puan elde etmekten mahrum kalabilirdi. Bu yüzden, öncesinde İngilizce yayınlamak tercih edilecekti. Ve eğer sonrasında Danca yayınlanacaksa, bu metnin İngilizcesinden tercüme edildiğini açıklamak gerekecekti. (Elbette Danca metinden bibliometrik puan almak mümkün olmayacaktı). Bu kural, fiilen, Danca yayın yapmayı kısıtlamış oldu. Danimarka’da güncel olan bir tartışmayla ilgili bir yayın yapmak için, öncesinde İngilizce yayınlanmasını beklemek için çok fazla sebebimiz olmayacaktı. Ayrıca, Danimarka’da hangi okur metnin aslında İngilizceden tercüme olduğuyla ilgileniyordu ki? Kimse! Metnin tercüme olduğunun deklarasyonu sadece kurallara uygunluğu test eden ‘yayın polisleri’ne yönelikti. Okurlar için farkeden bir şey yoktu. Öyleyse, okurlara göre mi, yoksa yayın polislerine göre mi hareket etmeliydik?

Eğer okurlara göre hareket edip daha fazla kişiye ulaşmayı seçersek, ‘kolay’ puan kazanmak için ‘hile’ yapmakla suçlanabilirdik. Ama benzer yöntemlere yıllar önce de, bu bibliometrik sistem getirilmeden önce de başvuruyorduk. Dolayısıyla, bu tam olarak sistemi aldatmak için geliştirilmiş bir strateji değildi. Daha ziyade, yeni bibliometrik rejim bizim alışılagelmiş yöntemlerimize şüpheyle bakmaya başladı.

Örneklerin gösterdiği gibi, belirsizliklerle dolu yeni dünyada her şeyi doğrudüzhün yapmak oldukça zor. Hem bakanlığın ‘hata’ olarak gördüklerini düzeltip hem de meslektaşlarımla ‘tutarsız’ bir şekilde yayınlarımı kaydetmem çok mümkün olmuyor. Daha yakından bakılacak olursa, bibliometrik sistem ve kuralları herkesin olmasa da pek çoğumuzun ihlalci olarak yaftalandığı bir ortam üretmiş oldu.

Danimarka yasaları ikincil yayınları da şüpheli görmeye başladı. Ama bu yasanın hukuki dayanağı nedir? Vancouver protokolüne dayandırılıyor. Ama Vancouver protokolü aslında ikincil yayınları kabul ediyor ve özel olarak da iki-dil sorununa atıfta bulunur. Ayrıca, Vancouver protokolü hukuki bir metin de değildir. Ayrıca, biomedikal dergileri için geçerli olduğunu açıkça ifade eder. Bağlayıcılığı olmayan ve üst üste binen ‘kurallar’ labirenti içerisindeyiz.

Eğer bu belirsizlikler yeni normal halini alıyorsa, bir araştırmacı pekala araştırma kalitesinden ziyade kişisel ya da politik gerekçelerle cezalandırılabilir. Artık net hukuki kuralların olmadığı bir durum içerisindeyiz ve her şey profesyonel kararlara bağlı. Bu kararların pek azı kuralların birbiriyle çeliştiğini görüyor. Sonuç rahatsız edici bir belirsizlik.

Yazar Hakkında

Peter Dahler-Larsen Kopenhag Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünde profesör ve The Evaluation Society (Stanford University Press, 2012) kitabının yazarı. 

 

Bu yazı 13 Temmuz 2017’de LSE Impact Blog’da Creative Commons lisansıyla yayınlandı ve Pejifa tarafından Türkçeleştirildi. Metnin çevirisi buraya link verilerek yeniden kullanılabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s