İngilizce akademiyi ele geçirdi: ama asıl mesele dilbilim değil

Anna Kristina Hultgren, The Open University
Elizabeth J. Erling, The Open University

23 Nisan yalnızca William Shakespeare’in ölüm yıldönümü değil; aynı zamanda, şairin anısına BM İngiliz Dili günü ilan edildi.

Eğer bu dili konuşan kişi sayısının ulaştığı nokta bir başarı ölçütüyse, İngiliz dili kutlanmayı kesinlikle hak ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, ana dili farklı olan insanların en çok konuştuğu dil oldu ve iş dünyasında, siyasette ve akademide aynı dili paylaşmayanlar arasında en çok konuşulan dil İngilizce.

İngilizce, resmi dil olmadığı ülkelerdeki üniversitelerde giderek daha çok eğitim dili olarak kullanılıyor ve akademisyenlerin araştırmalarını yayınlamak için sıklıkla tercih ediliyor.

Sadece Avrupa’da tamamen İngilizce lisans ve yüksek lisans program sayıları 2007 yılında 2389 iken, 2014’te 8089’a ulaştı – %239 oranında bir artış.

Akademik yayıncılıkta ise, özellikle temel bilimlerde İngilizcenin kullanımının daha uzun bir tarihi var. 1880 yılında mevcut yayınların sadece %36‘sı İngilizceydi. 1940-50 yıllarında %50, 1980 yılında %75 ve 1996 yılında da %91’i İngilizce yayınlandı – sosyal ve beşeri bilimlerdeyse görece daha düşük bir artış yaşandı.

Bugün, Kuzey ülkelerinde İngilizce yayınlanan akademik makalelerin oranı %70-95 arasında, doktora tezlerinin de %80-90’ı İngilizce yazılıyor.

 

İngilizce Kullanımının Avantajları ve Dezavantajları

İngilizce yayınların en çok değinilen avantajı akademisyenlerin daha geniş bir kitleye ulaşması ve farklı dillerdeki topluluklarla iletişim kurmasının mümkün olması. Bu uluslararası işbirliğini olanaklı kılıyor ve, en azından ideal olarak, araştırmayı daha güçlü ve geçerli kılıyor. Öğretimde İngilizcenin kullanımıysa akademisyenlerin ve öğrencilerin hareketliliğini mümkün kılıyor, öğrencilerin başka ülkelerde öğrenim görmesini ve öğrendiklerini kendi kültürlerine taşıması sağlıyor. Ayrıca dil becerisi ve kültürlerarası farkındalık artmış oluyor.

Buna karşın, bazı olumsuz taraflar da söz konusu. Örneğin Kuzey ülkelerinin ulusal dil konseyleri akademide kendi dillerinin kullanılmıyor olmasına ilişkin kaygılarını dile getiriyorlar. Bu durumun İsveççe, Danca, Fince, Norveççe ve İzlandacada bilimsel konuların ifade edilmesini olanaksız kılarak bu dilleri fakirleştirdiğini savunuyorlar. Ayrıca, bir kimsenin kendisini anadili olmayan bir dilde ifade etmesinin daha güç olması nedeniyle İngilizce eğitimin kalitesinin daha düşük olduğuna ilişkin çekinceler de var. Bir de; İngilizce konuşabilen ve konuşamayan kişiler arasında eşitsizliğin ortaya çıkacağı gibi endişeler mecvut – her ne kadar bu durum biraz değişmeye başlasa da.

Araştırmalar bu duruma ilişkin etraflıca bir resim sunuyorlar. Ulusal diller hala akademide kullanılmaya devam ediyor ve akademik alan diğer tüm mecralardan daha fazla tehdit altında. Hem eğitimciler hem de öğrenciler, öğrenimin noksan kaldığını düşündükleri noktada, İngilizce eğitim stratejilerine başvuruyorlar. Başka dilde eğitimin üstesinden gelmek ise –dünya çapında büyük farklılık gösteren– İngilizce yeterlilik düzeyi gibi bir dizi faktöre bağlı.

İngilizce Kurulmuş bir Sistem

Bu sorunları çözmeye yönelik geliştirilen stratejiler yerel dilleri korumayı amaçlayan dil politikalarına odaklanıyor. Örneğin, pek çok Kuzey üniversitesi İngilizce ile ulusal dile (ya da Fince ve İsveççe iki resmi dilin olduğu Finlandiya’da olduğu gibi – dillere) eşit statü tanımlayan “paralel dil politikası” uyguluyor. Bu türden girişimlerin sembolik işlevleri olsa da, araştırmalar bunların uzun vadede etkin bir çözüm olmaktan çok uzak olduğunu gösteriyor. 

Dünya genelinde akademik yaşamda olup biten dramatik değişimlerin altında yatan nedenlerin sadece dilbilimsel bir konu olmanın ötesinde, politik ve ekonomik hususlar olması söz konusu. Yüksek öğrenimde rekabetin tetiklenmesi, araştırma performans göstergelerinin ve uluslararası değerlendirme sistemlerinin kullanımını artırdı.

Bu rekabetçi piyasa akademisyenleri yüksek sıralardaki dergilerde, dolayısıyla da İngilizcede yayınlanan dergilerde, yayın yapmaya teşvik etti. Pek çok sıralama üniversiteleri de uluslararasılaşma derecesine göre sıraladı – ki uluslararasılaşma yurtdışından gelen öğretim üyesi ve öğrencilerin oranı gibi basit göstergelerle yorumlandı. Eğitimin bir metaya dönüşmesi ve yurtdışından gelen öğrencilerin yüksek öğrenim ücretleriyle ücretlendirilmesi de üniversiteleri uluslararası öğrencileri çekmeye yöneltti. Tüm bunlar dolaylı olarak İngilizcenin kullanımını artırdı: Tüm bu ulusaşırı aktivitenin işleyebilmesi için ortak bir dile ihtiyaç vardı.

Akademide İngilizcenin kullanımının artışı bu rekabet ortamının bir belirtisinden başka bir şey değildir. Eğer dil dengesizliğinin yeniden düzeltilmesi isteniyorsa, hem öğretim hem de araştırma süreçlerinde rekabeti ve performans göstergelerini temel ilke haline getiren üniversite sistemi sorunuyla yüzleşerek başlanması gerekiyor.

Anna Kristina Hultgren, İngiliz dili ve uygulamalı dilbilim, The Open University
Elizabeth J. Erling, İngilizce Eğitimi, The Open University

Bu makale daha önce The Conversation‘da yayınlandı ve pejifa! tarafından Türkçeleştirildi. Makalenin orijinali için tıklayın.

logo-6ed98023442246a1b432bd646eec8daf94dba5361825aeacd7d7ca488c268e96

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s